2- Hazreti Ömer (R.A.)

Hz. Ebû Bekir radıyallahü anh'dan sonra ashâbı kirâmın en büyüğü olan Hz. Ömer radıyallahü anh, İslâm'ın ikinci halîfesidir. Hz. Ebû Bekr'is-Sıddîk tarafından, Hicrî 13 (M.634) senesinde halîfe seçilerek «Emîr-ül Mü'minîn» ismini aldı. Aşere-i Mübeşşereden (cennetle müj­delenen on kişiden) biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke’de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka’b’da soyu Peygamberimizin soyu ile birle­şir. Babası Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden Hattâb, annesi Han­teme binti Hişam’dır. Künyesi Ebû Hafs’tır.

 

Mekke'de doğup büyüyen Hz. Ömer (r.a.) neseb (soy kütüğü) ilmini gâyet iyi bilirdi. Gençliğinde ata biner, güreş tutar ve babasının koyun­larını güderdi. Daha sonra ticâretle meşgul oldu ve çeşitli memleket­lere gitti. Kureyş'in sefîri, elçisi idi. Hicaz bölgesinin en büyük panayırı olan Ukaz’da defalarca güreşte birinci oldu. Güzel konuşmadaki üs­tünlüğü ve ata binmekteki mahâreti ile meşhurdu. Eğere dokunmadan ata binerdi. Sol elini de sağ eli gibi kullanırdı. Heybetli, cesur ve çok kuvvetli idi.

 

Hz. Ömer (r.a.), kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbîse giyerdi. Şânı çok büyük, şöhreti pek fazla olmasına rağmen yemesi iç­mesi değişmemiş, dünyâ malına aldırış etmemiş, kanâat içerisinde çok sâde ve mütevâzı bir hayat yaşamıştır. Sonu üzüntü ve pişmanlık olan hiçbir iş yapmamıştır. Çok âdil, âbid, merhametli, engin gönüllü idi.

 

Hazret-i Ömer (r.a.), halife olduğu zaman ilk olarak Ebû Ubeyde ibni Cerrâh'ı Şam cephesi seraskeri ta'yin etmiş ve bir haberciyi acele ona göndermişti. Sonra Hazret-i Ebû Bekr'in bütün vasiyetini yerine getirdi.

 

Kendisine biat edildiği gün okuduğu hutbede nâsı Irâk gazâsına (Sâsânîler üstüne) dâvet etti. Ebû Ubeyd ibni Mes'ûd'u Hâlid ibni Velîd'in yerine Irak seraskeri ta'yin etti. Onu Müsennâ ile berâber hemen gönderdi.

 

Hire'yi geri almak için Îrân'ın gönderdiği bir orduyu yenip dağıttı­lar. Yardıma gönderilen ikinci orduyu da hezimete uğrattılar.

 

Ancak Îrân Şâhı daha sonra büyük bir orduyla Serdâr Behmen'i gön­derdi. Mecûsî ordusu Fırat kenarında bir yerde köprü kurdu. İslâm ordusu da köprü kurmuştu. Îrânîler, "Biz geçelim, yâhut siz bu tarafa geçin" teklifinde bulundular.

 

Bunun üzerine Ebû Ubeyd ibni Mes'ûd, İslâm askerini geçirdi. Şid­detli bir muhârebe başladı. Îrân ordusunda filler olduğundan müslü­manların atları korkup ürktü. Bunu üzerine Ebû Ubeyd, askeri atlarından indirip yaya olarak hücûma geçirdi. Kendisi de bir filin mahfesinin bağlarını kesip yere düşürdü, üstündeki askerlerin hepsini öldürdü. Bunu gören mücâhitler de öyle yaptılar. Ancak Ebû Ubeyde, bir beyaz file karşı geldiğinde başaramayıp şehid oldu. Yerine geçenler de şehâdet şerbetini içtiler. Müsennâ, kumandanlığa geçti. Askerler köprüye doğru gerileyip karşıya geçmeğe çalıştı. Müsennâ, askerleri­nin arkasını muhâfazaya alarak güç belâ karşı sâhile geçirdi. Kendisi de yaralı olarak geçti. Dört bin kişi şehid olmuştu.

 

Îrân ordusu da arkalarından karşıya geçmek ve onları tâkip etmek isterken başşehir Medâyin'de ihtilâl çıktığı haberi geldiğinde hemen geri döndüler. Müslümanlar ise onların geri kalan artıklarının peşine düştü ve mağlup görünürken bir hayli esir ve ganîmet aldılar.

 

Müsennâ, daha bir çok cihete sefer etti. Fakat günler sonra aldığı yeni yaralarla hasta düşüp o da şehid oldu.

 

İran'ın Fethi

 

Hazret-i Ömer, Sa'd ibni Ebî Vakkâs'ı Irâk seraskeri ta'yin etti. Sa'd hazretleri hazırlanıp bir kısım askerle Medîne'den çıktı. Etraftan topla­dığı kuvvetlerle askeri otuzbini aştı. Kâdisiyye'ye vardı.

 

O, Kâdisiyye'de ordusunu kurup beklerken Ebû Ubeyde ibni Cerrâh da Dimaşk-ı Şâm'ı fethetmek üzereydi. Şâm'ı fethedince on bin askeri Irâk'a gönderdi. Onlar gelince Sa'd ibni Ebî Vakkâs'ın ordusu kırkbeş bin kişi olacaktı.

 

Fakat Kisrâ Yezd-i Cürd'ün gönderdiği büyük Îrân ordusu onlara yardım gelmeden Kadisiyye önüne gelip durdu. Serdârları velî-ahd Rüstem'di. Karşılıklı elçiler gönderildi. Sâsânîlere, müslüman olmaları, cizye vermeleri yâhut savaşmaktan başka yol olmadığı bildirildi.

 

Nihâyet muhârebe başladı. Îrân ordusu yüzyirmi bin askerdi. Or­duda filler de vardı. İlk gün çok şiddetli bir muhârebe oldu.

 

İkinci gün muhârebe başladığında Şam'dan gönderilen onbin asker geldi. İslâm ordusu kırkbeşbine erişti. İslâm askerleri filleri hedef aldı­lar. Çok şiddetli çarpışmalardan sonra Îrân ordusu bozuldu. Merkeze girişilen hücûmla askerlerinin çoğu kırıldı. Rüstem de öldürüldü. Kılıç artıkları kaçtılar. İslâm ordusu muzaffer oldu, pekçok gânimet alındı. Mecûsîlerin büyük sancağı da ele geçti.

 

Sa'd ibni Ebî Vakkâs sonra Erdeşir şehrini kuşatıp aldı. Sıra Medâ­yin'e gelmişti. Medâyin önüne gelip ordusunu kurdu.

 

Kisrâ Yezd-i Cürd, son ordusuyla ümitsizce muhârebeye girdi. Îrân ordusu hezimete uğradı. Yezd-i Cürd, Îrân içlerine kaçtı. Medâyin fet­hedildi.

 

Bundan sonra İslâm orduları ileri harekete geçip Hicret'in yirminci yılına kadar Îrân beldelerini fethettiler. Horasın'ı da alıp Mâverâün­nehr'e dayandılar. Yezd-i Cürd, Nihâvend muhârebesini de kaybedip kaçtı, Batı Göktürk Hâkânına sığındı. Hicret'in yirmi üçüncü senesinde müslümanlar, Afganistan'da Belh şehrine dayandılar.

 

Hicretin yirminci senesinde Hazret-i Ömer, Amr ibni Âs'ı serdar ta'yin edip Mısır üzerine göndermişti. Bizans'a bağlı olan Mısır Kıbtî­leri karşı duramadılar. Mısır da Amr ibni Âs tarafından fetholundu. İslâm Afrika'ya atlamış oldu.

 

Hicretin yirmi üçüncü senesi Îrân'ın fethi tamamlanmış gibiydi. Fakat ecel erişti, Hazret-i Ömer bir mecûsî tarafından zehirli hançerle ağır yaralandı ve birkaç gün sonra şehid oldu.

 

Dâimâ re'yi isâbet ettiği, hakkı bâtıldan ayırdığı için ve eşsiz adâle­tinden dolayı kendisine «Fâruk» unvânı verilmiştir.

 

Onun halîfeliği sırasında Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerin öğretil­mesi için her tarafta mektepler, medreseler açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler, müderrisler tâyin edilmişti. Hz. Ömer, insanların bilmedikleri mes’eleler, hükümler hakkında mâ’lumât elde edebilmeleri için müftüler tâyin etti.

 

Hz. Ömer zamanında ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Çocuklara maaş verildi. Satıcıların, esnâfın, tüccarların müşterileri aldatmalarına mâni’ olmak için belediye teşkîlâtı kuruldu. Onun zamânında posta teşkîlâtı geliştirildi. Geceleri bekçi koyup asâyîşin temînini ilk defa Hz. Ömer tatbik etti. Mısır'dan Medîne'ye deniz yoluyla ilk defa gıdâ maddeleri o'nun zamanında getirildi.

 

Makâm-ı İbrâhim'i bugünkü yerine o koydu.

 

Hz. Ömer zamânında çok fetihler oldu. Öyle ki, onun zamanında 8.000 câmide Cum’a namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse, zafer kazanıp, sağ sâlim olarak ganîmetle dönerdi. Ordusunun mağlup olduğu görülmemişti. Çok hazırlıklı, tedbirli ve adâletli hareket ederdi.

 

Hz. Ömer (r.a.), devleti idârî bölgelere ayırdı. Bu bölgelerin en başta gelenleri; Hicaz, Sûriye, El-Cezîre, Basra, Kûfe, Mısır, Filistin, İran, Ho­rasan ve Kirman bölgeleriydi. Her bir idârî bölgenin başına bir vâlî tâyin etti. Bölgeler; vilâyet, kasaba ve nâhiye merkezlerine ayrıldı. Bun­ların idâresini verdiği vâlîlerin, memur ve diğer vazîfelilerin seçiminde ve denetiminde, son derece titiz davranırdı. Vâlîlerinden, kâdılarından ve diğer memurlarından mal beyânnâmesi istedi. Onlara dolgun maaş verdi. Vâlîlerine "adama iş değil, işe adam bulunuz" diye tamim yaptı.

 

Dâvâlara bakması için mahkemeler, adlî teşkîlâtlar kurdu. Beytül­mâl için ayrı bir yer ve memurlar tâyin etti. İlk defa para bastırdı. Mısır vâlîsi Amr’ibni Âs, Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayacak bir kanal açmak için istediği izni Hz. Ömer verdi. Ama yapılamadı.

 

* * *

 

Hz. Ömer (r.a.), harbe gidenlerin evlerine adam gönderip, hâllerini sordurması ve zaman zaman geceleri şehri bizzat kendisinin gezmesi âdeti idi. Bir gece, şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçerken, ağla­yan bir çocuk ve üzüntü ile konuşan bir kadın sesi duydu. Kulak verdi, kadın; "Halîfe kocamı harbe gönderdi, biz burada aç susuz kaldık. Yarın çocukları götürüp halîfenin kapısına bırakacağım" diyordu.

 

Hz. Ömer dayanamadı. Gidip bir miktar yağ ve bir çuval unu sırtına yüklenip, kadının evine getirdi. Çocuklar uyumuştu. Ateş yakıp yemek pişirdi. Çocukları kaldırıp karınlarını doyurdu. Sonra kadından özür di­ledi. "Şimdiye kadar sizin hâlinizi bilmiyordum. İhtiyacınız olursa, hemen bize bildirin" diyerek ayrıldı.

 

Kadın, Hz. Ömer radıyallâhü anh'ın akıllara hayret veren tevâzu ve adâleti karşısında hayran oldu ve ona halîfe Ömer’in yerine sen layık­sın dedi hayır duâları etti. Bilmiyordu ki karşısındaki halîfe Ömer’di.

 

* * *

 

Hz. Ömer’in (r.a.) ordusunun İran'ı fethettiği gece Hz. Osman onun huzûruna gidip selâm vermişti. O esnâda Hz. Ömer acele mektup ya-zıyordu. Mektubu yazıp bitirince yanmakta olan mumu söndürüp, başka bir mum yaktı ve gelen müsâfiri ile alâkadar olup konuşmağa başladı.

 

Hz. Osman yanmakta olan mumu söndürüp sonra başka mumu yak­masının sebebini sorunca; "Söndürdüğüm mum Beytü’l-mâlindir. Bana âit değildir. Onu müslümanların işini görmek için yakmıştım, onların işini görmek için yazdığım mektup bitti. Şimdi seninle şahsî işim için konuşuyoruz, onun için kendime âit olan mumu yaktım” buyurdu.

 

* * *

 

Adâletine bütün dünyâ hayran kalmıştır. Adâleti sevdiği için hatır ve gönüle bakmamış, kendi oğlu günah işleyince Allâhü Teâlâ’nın hükmü olan had cezâsını ona bizzat tatbîk etmiştir. Hz. Ömer (r.a.)'in eşsiz adâletini gölgelemek için bir Yahûdî’nin tertîbiyle meydana gelen bu hâdisenin cereyan tarzı ise şöyle olmuştur:

 

Hz. Ömer'in za'îf bir oğlu vardı. Ben hekîmim, diye ortaya çıkan bir Yahûdî Hz. Ömer'in oğlunun yanına gelerek hâlini sordu. O da za'îf olduğundan şikâyet etti.

 

Yahûdî, bunun ilâcı kolaydır dedi.

 

Hz. Ömer'in temiz kalbli oğlu, ilâcın ne olduğunu sordu. Yahûdî, benimle gel, ben sana onun ilâcını vereyim diyerek önüne düşüp evîne götürdü. Bir şişe şarap doldurdu. Bu şerbeti iç, senin derdine devâ budur, içer içmez sıhhat bulursun, dedi.

 

Hz. Ömer'in oğlu yalan sözün ve şarabın ne olduğunu bilmezdi. Şarabın hepsini içti. Yahûdî, kızını getirdi. Şarabın te'sîriyle sarhoş ol­duğundan kızı ile münâsebetde bulundu. Ayılınca yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Evine geldi. Kız ise hâmile kalmıştı. Çocuk doğunca Yahûdî, bir çok Yahûdîyi daha yanına alarak Hz. Ömer'in (r.a.) huzû­runa geldi.

 

Ey Halîfe, senin oğlun benim kızımla birleşmiş, sonra bu çocuk meydana geldi. Biz bunu besleyemeyeceğiz, dedi.

 

Hz. Ömer üzülüp, oğlunu çağırdı. Oğluna bu işin doğru olup olma­dığını sordu.

 

Oğlu, başına gelenleri anlattı.

 

Hz. Ömer (r.a.) yeni doğan çocuğa nafaka tâyin etti. Sonra oğluna Şerîatın emri olan yüz had (sopa) vurmağa başladı, kırk sopa olunca ashâbı kirâm:

 

Yâ Emir'al-mü'minîn! Oğlun za'îftîr, bu kadar sopaya dayanamaz, onu bize bağışla! dediler. Çünkü Hz. Ömer'in oğlunun sesi Resûlul­lâh'ın sesine çok benzerdi. Ashâb-ı güzîn onu Ravza-i Mutahhera'ya götürür, yüksek sesle Kur'ân-ı Kerîm okutur, dinlerlerdi. Habîb-i Ek­rem'in hasretiyle ciğerlerini dağlarlardı. Sesinin hürmetine lutf eyle, afv et, dediler.

 

Hz. Ömer: "Allâhü Teâlâ'nın emrini tatbik husûsunda hatır olmaz. Dünyâda cezâsını çekmesi, ahiretteki cezâdan daha iyidir" buyurdu.

 

Seksen sopa olunca, oğlu vefât etti. Hak Teâlâ'nın hükmü yerine gelsin diye yirmi sopa daha ölüsüne vurdular. Hâd cezâsı olan yüz sopa tamam oldu.

 

Daha sonra Hz. Ömer (r.a.); “Cenâb-ı Hak: "Velâ Te’huzküm bihimâ ra’fetün fî dînillah (Sûre-i Nur: 2) Allâh’ın hükmünü tatbikte sizi bir re’fet (acımak hissi) almasın" buyuruyor. Acabâ bu emrin mes’ûliyeti altında kaldım mı, Hak Teâlâ'nın huzûrunda hâlim acabâ nedir?” diye düşünüp, ağladı. Oğlunun techîz, tekfîn işleri görülüp defnedildi.

 

O gece ashâbı kirâmdan biri rüyâsında Hz. Ömer'în oğlunu Resûl-i Ekrem'in huzûrunda gördü. Hz. Ömer'in oğlu, o sahâbinin yanına ge­lerek: Allâhü Teâlâ babamdan râzı olsun, babalık vazîfesini yerine ge­tirdi. Şimdi Resûl-i Ekrem'in hizmetinden bir an ayrılmıyorum. Dünyâ sıkıntılarından kurtuldum, huzur ve safâ içine girdim" dedi.

 

Ertesi gün o sahâbî rüyâsını Hz. Ömer'e anlattı. Hz. Ömer, Allâhü Teâlâ'ya şükür secdesi etti.

 

* * * Hz. Ömer (r.a.), Kudüs fethedildiğinde Kudüs’e giderken yolda de­veye kölesiyle nöbetleşerek bindiklerinden tam şehre girmek üzere ol­dukları anda kendisi yürüyor, kölesi ise deveye biniyordu. Bunun üzerine köle; "Yâ emîrel-mü’minîn şehre girmek üzereyiz, şehrin ekâbi­rine karşı belki ayıp olacak, nöbetimi size veriyorum, buyurun deveye siz binin, ben çekeyim" demişse de Hz. Ömer (r.a.) bu teklîfi reddetmiş; "İslâm gibi bir dîn ile bizi azîz etmişken Mevlâ, biz şerefi rütbe ve sal­tanattan bekleyenlerden değiliz" cevâbını vermişti. Onun bu hâli, as­kerleri üç kıtayı titreten, kuvvetli, adâletli, İslâm halîfesini görmeğe gelenleri hayrette bıraktı. Bu ne mahviyet bu ne alicenablık demekten kendilerini alamadılar.

 

Hz. Ömer (r.a.) orada Peygamberimizin müezzini Bilâl-i Habeşî’ye bir ezan okumasını emretti. Bilâl-i Habeşî (r.a.) ise Peygamberimizin irtihâlinden sonra ezan okumağa tahammül edememiş, âdetâ ezan okumağa mecâli kalmamıştı. Nitekim bir defasında Medîne’de Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ricâ ve ısrarları üzerine "Ey peygam­berimizin iki gözünün nurları, sizin ricânızı reddedemem, okuyayım" demiş ve ezanı okumağa başlamış fakat "Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh”a gelince kendini bir ağlama almış dayanamayarak ezâna devâm edememişti. Bu kere Kudüs’te Hz. Ömer radıyallâhü anh bir ezân okumasını buyurunca; "Yâ Emîre’l-müminîn, Peygamberimiz’den sonra bu güne kadar okuyamadım, mâdem ki emrediyorsunuz okuya­yım" dedi ve o muhrik sesiyle bir ezan okudu ki yer yerinden oynadı. Ashâbı kirâm Resûlullâh geldi sandılar. Sonra Hz. Ömer radıyallâhü anh bir hutbe okudu ve hutbesinde buyurdu ki: 

 

"Hamd ve senâ Allâhü Teâlâ'ya mahsustur. O her şeye kâdirdir, dilediğini yapar. Allâhü Teâlâ, bizi İslâm dînî ile şerefli kıldı. Muham­med aleyhisselâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adâvetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı. Ey Müslümanlar, bu büyük nimete hamd ediniz, zîrâ böyle yapmamız, ni’metin artmasına sebep olur. Allâhü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîmde buyu­ruyor ki: «Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim» Yine buyuruyor ki: «Allâh'ın hidâyet ettiği kimse, o doğru yol üzeredir. Şaşırttığı kimse için de, aslâ doğru yolu gösterici bir yardımcı bulamazsın» (Sûre-i Kehf: 17) Sizlere kendisin­den başka her şey fânî olan, kendisi bâkî olan, Allâhü Teâlâ'dan kork­mayı tavsiye ederim. Ona itâat eden, evliyâsından olur. Ona isyan edenin âhireti yok olur.

 

Ey insanlar!, mallarınızın zekâtını veriniz, böylece kalplerinizi ve nefislerinizi temizlersiniz. Allah'tan başka hiç bir mahluktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz. Öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı olan dînini muhâfaza eder. Saîd olan başkasının nasîhat ve öğüdünü kabûl eder. İslâmiyet'e, Resûlullâh'ın sünnetine yapışınız. Kur'ân-ı Kerîm’in emir­lerine uyunuz. Zîrâ onda dertlere devâ ve sevap vardır."

 

* * *

 

Bir gün Resûl-i Ekrem Sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: "Rüyâmda, ümmetim bana gösterildi. Birer birer önümden geçtiler. Bir kısmının gömleği dizinde, bir kısmının dizinden aşağı, bir kısmının da dizden yukarı idi. Fakat Ömer ibni Hattâb’ı yerlere sürünen bir göm­lekle gördüm," buyurdular.

 

Ashâb-ı güzîn: Yâ Resûlallâh! Bu rüyânızı nasıl ta’bir edersiniz? diye sordular.

 

"Dîn-i mübîn ile tâbir ederim. Zîrâ onun halifelik zamânı uzundur ve İslâm Dîni onun zamânında her tarafa yayılır" buyurdular, öyle de oldu. Zîrâ Hz. Ömer’in Halîfeliği sırasında Bizans ve İran devletleriyle yapılan bütün harpler kazanıldı. İran devleti tamâmen ortadan silin­miş, Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'ten Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu müslümanlara bırakıp, kendi kabuğuna çekilmiştir. Zamâ­nında, 1036 büyük şehir fethedilmiş, Kuzey Afganistan'dan Türkis­tan'a, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar uzanan ve 5 milyon km2 den geniş olan İslâm Devleti meydana gelmiştir.

 

* * *

 

Hz. Ömer (r.a.) zamânında Mısır vâlisi Amr’ibni Âs İskenderiye’de bir câmii genişletmek için parasını vererek bir Yahûdînin arsasını câ­miye katmıştı. Sonradan Yahûdî bu işe râzî olmadı. Etraftan bazılarının ve âilesinin teşviki ile şikâyet için Medîne-i Münevvere’ye Hz. Ömer radıyallâhü anh’a gitti. Bir kısım devlet adamları gibi Yahûdî, Hz. Ömer’i saraylarda büyük konaklarda oturuyor zannediyordu. Halîfe­nin nerede olduğunu sordu. Hurmalıklara doğru gittiğini haber verdi­ler. Yahûdî, söylenen mahalle vardı. Bir ağacın gölgesinde elbîsesi eski bir zâtın yatmakta olduğunu gördü. Ayağıyla dokunarak; "Baksana! Halîfe nerededir?" diye sordu.

 

Hz. Ömer (r.a.) başını çevirdiğinde yanında bir Yahûdînin durdu­ğunu gördü. "Ne istiyorsun? Halîfe Ömer benim" buyurdular. Yahûdî yaptığı bu muâmeleden korktu, yere düştü ve af diledi, dedi ki: "Ben İskenderiye’den geliyorum, vâlimiz arsamı zaptetti ve câmiye ilâve etti, gerçi parasını da verdi amma ben yine râzî değilim."

 

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) bir kemik parçasına şu sözleri yazdı:

 

"Amr’ibni Âs’a;

 

Vallâhi ene âdilün min Nûşirevân (Allâh’a yemin ederim ki ben Nû­şirevan’dan daha âdilim). Hasmını hoşnut et, yâhut buraya gel. Ömer’ibnül Hattâb."

 

Yahûdî, yazılı kemiği alarak İskenderiye’ye döndü. Evine vardı­ğında, âilesi "Ne yaptın?" diye sordu. Yahûdî; "Adam sende. Eski elbî­seli bir adam Medîne’de hurmalıklar arasında yatıyordu. Hâlimi arz ettim. Bir kemik parçası üzerine bir şeyler yazdı, beyhûde yere yorul­dum" dedi.

 

Ailesi; "Adâlet, irfan güzel elbîse ile değildir. Hemen git vâliye ver" dedi.

 

Yahûdî Amr’ibni Âs’ın dâiresine vardı. O esnâda Amr’ibni Âs ümerâyı toplamış toplantı ve müzâkere hâlinde idi. Yahûdî yazılı ke­miği Amr’ibni Âs’a verdi. Amr’ibni Âs okudu. Heyecânından kürsü­sünden yere indi ve derhal arsasını iâde etti.

 

Yahûdî, halîfe Hz. Ömer’in adâleti, Amr’ibni Âs’ın halîfesine olan itâat ve saygısı karşısında hayran kalıp intibâha gelerek müslüman oldu.

 

* * *

 

Bir gece Hz. Ömer Medîne-i Münevvere'de geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına: "Süte biraz su kat," diyordu.

 

Kız: "Emîru'l-mü'minîn «süte su katmayınız» buyurmamış mıydı?"

 

Kadın: "Emir burada yok ki, nereden görecek".

 

Kız: "Hz. Ömer burada yok ise, Rabbimiz bizi görüyor". dedi

 

Hz. Ömer (r.a.) o evi işâret etti. Evine gelip oğluna: "Senin için bir kız buldum, onu sana alayım" buyurdu. Ertesi günü kadının evine gitti. "Kızını oğluma verir misin" buyurdu.

 

Kadın: "Bunu kalbimden dahî geçirmeğe cesâretim yoktu" dedi.

 

Hz. Ömer: "Kızının bir sözü çok hoşuma gitti. Onun için geldim" buyurdu. O kızı oğlu Âsım'a aldı. Âsım'ın kızından Abdülazîz oldu. Abdü­lazîz'in oğlu, târihte kendisine ikinci Ömer denen "Ömer bin Abdü­lazîz" Emevî halîfesi oldu. Onun zamanında da kurt kuzu ile birlikte gezerdi.

 

* * * Hz. Ömer: "Dicle kenarındaki bir çobanın kaybolan koyununu, Al­lâhü Teâlânın benden soracağından korkarım." buyurmuştur. Öğle sıcağında soyunup, zekât olarak Beytü'l-mâle âit develeri bağ­lardı. "Yâ Emira'l-mü'minîn! Niçin siz zahmet çekiyorsunuz! Birine emir buyurun bağlasın" dediler.

 

O ise: "Bunlar, fakirlerin hakkıdır. Hak Teâlâ beni bunlara bakmağa memur etti. İşlerini kendim görmem iyi olur. Âhirette bunlar benden sorulacaktır" buyurdu.

 

Hz. Ömer (r.a.) tarafından Hicretin 17. yılında, Peygamberimizin Mek­ke'den Medîne'ye hicretinin yapıldığı sene ve ay, târih başlangıcı olarak kabûl edilmiş, böylece Hicrî takvim onun zamânında başlatılmıştır.

 

* * *

 

Hz. Ömer (r.a.) zamânında bir ticâret kervanı gelip Medîne'nin ya-kınında konaklamıştı. Çok yorgun oldukları için hepsi derin bir uy­kuya dalmıştı. Hz. Ömer (r.a.) bu kervandan haberdar olup, ashâbı kirâmdan Abdurrahman ibni Avf (r.a.)’ı da yanına alarak, sabâha kadar kervanın etrafında dolaştı. Onlara herhangi bir zarar gelmemesi için bekledi. Kervanda bulunanlar ancak sabaha karşı bundan haberdar oldular. Kendilerini bekleyen bu kişinin kim olduğunu merak ettiler. Sabâha karşı uzaklaşıp gittiklerini görünce içlerinden biri takibe baş­ladı. Hz. Ömer’in, mescide girip namaz kıldırmasından sonra onun Müslümanların halîfesi olduğunu öğrenip kervanda bulunanlara gide­rek hâdiseyi anlattı. Kervandakiler; "onun, Müslüman olmayanlara yardımı böyle olursa, kim bilir Müslümanlara şefkati ve yardımı ne kadar çoktur. Onun dîni gerçekten hak dindir", dediler. Daha sonra da Hz. Ömer (r.a.)'ın huzûruna gelip hepsi müslüman oldular.

 

* * *

 

Halîfeliği zamânında Hz. Ömer, Bizans İmparatoru’na elçi gönderip onu dîne da’vet etti. Bizans İmparatoru da Hz. Ömer’e "kimdir, nedir, bir görüp gel bakalım" diye bir elçi göndermişti. Bizans elçisi Medîne-i Münevvere'ye geldiğinde Hz. Ömer ihtiyar bir kadının duvarını yaptı­rıyordu. Elçinin geldiğini haber verdiler. "Buraya gelsin" buyurdu.

 

"Efendim, ellerinizi yıkayıp bir yere otursanız nasıl olur? dediler. Kabûl etmedi. Elçiyi çağırdılar.

 

Elçi; "Arap sultânı, bu mudur? Böyle olduğunu bilsem gelmezdim ve Bizans imparatoru da beni göndermezdi" dedi.

 

Hz. Ömer, çamurlu iki parmağı ile işâret ederek; "Eğer gönderme­seydi, onun iki gözünü çıkarırdım" buyurdu. Hz. Ömer (r.a.) parmağı ile işâret edince, iki çamurlu parmak gelip, Bizans imparatorunun göz­lerini kör etti. Parmakların çamuru onun gözlerinin üzerinde kaldı. Bir zaman sonra elçi dönünce imparatorun gözlerinin kör olduğunu gördü. Sebebini düşündü ve Hz. Ömer ile geçen hâdiseyi hatırlayıp anlatınca hepsi hayret ettiler.

 

* * *

 

Bir Cumâ günü Hz. Ömer (r.a.) Medîne’de minbere çıkmış hutbe okuyordu. İran’a gönderdiği ordusu Medîne’den bir aylık uzaklıktaki Nihâvend’de bir dağın dibinde iken düşman ordusu baskın yapmak için dağa tırmanıyordu. Bu duruma ma’nen muttalî olup manzarayı kalp gözüyle gören Hz. Ömer, ordu kumandanına hitâben; "Yâ sâri­yete! Elcebele Elcebele (ey Sâriye, dağa dağa)" diye kumanda etti. Onun bu hitâbını işiten Sâriye ordusu ile sür'atle dağa tırmanmış, dağın arka tarafından gelmekte olan düşman ordusuna tepeden bindirip mağlup ederek zafere ulaşmıştır.

 

* * *

 

Hz. Ömer (r.a.) adlî teşkîlâtın temellerini kurdu. Mahkeme usûlünü tesbit etti. Ebû Mûsâ’l-Eş'arî'ye yazdığı aşağıdaki mektup hukûk usûlü bakımından şâheserdir.

 

"Kazâ da'vâları hal ve değiştirmesi ve bozulması câiz olmayan bir farzdır ve uyulması îcâp eden bir sünnettir. Bir hâdise (vak'a) hakkında sana baş vurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle-anla, bir hak ikrâr ve itirâf edilince hükme rabtet (bağla), tenfiz eyle (hükmü yerine getir). Çünkü infâz edilmeyecek hak bir sözün sâdece söylenmesi bir fayda vermez. Karşında, meclisinde, adâlet huzûrunda insanları bir tut. Tâ ki, mevkî' sâhipleri senden tarafgirlik ümîdine düşmesinler, zaîf olanlar da adâletinden üzülüp kalben kırık olmasınlar.

 

Beyyine (delil) ve şâhit getirme da'vâcıya, yemin etmek de da'vâyı inkâr edene âittir. Yâni da'vâcı şâhid bulamazsa, isteği üzere da'vâlıya yemin tevcih edilir. Müslümanların arasında sulh yapılması câizdir. Ancak haramı helâl, helâli haram kılacak bir sulh câiz değildir. Dün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine mürâcaatla, haklılığa, doğruluğa, yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yâ'ni ic­tihâdını değiştirerek evvelce vermiş olduğun bir hükümde isâbetsizli­ğine kâni' olursan, o hükmün, benzeri bir hâdise hakkında yeni ictihâdına göre hüküm vermene mâni' olmasın. Çünkü hak kadîmdir. Hakka dönmek, bâtılda sebât etmekten hayırlıdır.

 

Hükümlerini Kur'an'da, Sünnette bulamadığın mes'eleler hakkında güzelce imâl-i fikr et, düşün. Sonra bu gibi şeylerin benzerini bul, bun­ları birbiriyle kıyâs et. Bunlardan Hak Teâlâya daha sevimli, daha yakın ve hakka, doğruya daha uygun olanı seç. Da'vâcıya, delillerini getirecek kadar bir müddet ver. Bu müddet içinde delillerini getirirse, hakkını alır; getiremezse aleyhine hüküm verilmesi icâb eder. Böyle bir müddet verilmesi, mâzeret husûsunda pek belîğ ve şüphenin izâlesi için de pek açık bir esastır.

 

Bütün müslümanlar, bir biri hakkında âdildirler. Kazfden yâni bir müslümana iftirâdan dolayı hakkında had cezâsı tatbîk edilmiş olan, yâhud velîlik ve akrabâlık sebebiyle kendisinde menfâati celb eden (çeken), mazarratı yâni zararları def töhmeti bulunan veyâhud yalan yere şâhidlikte bulundukları tecrübe ile anlaşılan kimseler müstesnâ, bunlardan başkasının şehâdetleri kabûl olunur. Çünkü Hak Teâlâ, sizin gizli işlerinizden yüz çevirmiş, beyyineler sebebi ile sizden mes'ûliyeti kaldırmıştır. Yâ'ni insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağınız şey, beyyinelere yâni delillere göre hüküm vermektir. Dünyevî hükümler, zâhire, yâni görü­nene göredir. Bunlarda gizlilik, açık olanlara tâbi’dir. Uhrevî hü­kümlerde ise, gizlilik asıldır. (Zevâhir, serâire tâbi’dir)

 

Muhâkeme esnâsında, Hak Teâlâ hazretlerinin kendisiyle sevap ve­receği ve ebedî mükâfat ihsân buyuracağı hak mevkîlerinde kızmaktan, sabırsızlıktan, kalb ızdırâbından ve üzülmekten kaçın! Yâni muhâke­meyi sabır ile, teennî ile yürüt. Her kim niyetini kendisi ile Allâhü Teâlâ arasında hâlis kılarsa, hak uğrunda kendi aleyhine de olsa, Hak Teâlâ onun, kendisiyle insanlar arasında işlerine kifâyet eder. Yâni onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye mâruz kalmaz. Herhangi bir kimse, meselâ hâkim, hilâfını Allâhü Teâlâ bildiği bir sıfatla; yâni ken­disinde gerçekten bulunmayan bir fazîletle, bir husus ve samîmiyetle insanlara karşı süslenecek olursa, Allâhü Teâlâ onu, insanlar arasında rüsvây eder. Çünkü Allâhü Teâlâ, ibâdetlerden, ancak hâlisâne olanları kabûl eder. Diğerlerini kabûl etmez.

 

Hak Teâlânın dünyâda rızkından ve rahmetinden, hazînelerinden ihsân buyuracağı mükâfât hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Yâni bunun derecesi sonsuzdur. Ona göre hareket et. Hükmünde hak'dan ayrılma, mükâfâtını Cenâb-ı Hak'tan bekle."

 

Hz. Ömer (r.a.) Kâdî Şureyh'e yazdığı mektupta da şöyle buyurdu: "Hükümlerini Kur'ân-ı Kerîm'e istinâd ettir. Şâyet orada istediğini bula­mazsan Hadîs-i Şeriflere mürâcaat et. Orada da istediğini bulamazsan İcmâ-i Ümmet'e göre hüküm ver. Bu da seni tatmîn etmezse ictihât et."

 

Hz. Ömer (r.a.) bu beyanları ile Ehl-i Sünnetin temel delillerini or­taya koymuş oluyordu.

 

* * *

 

Hz. Ömer bir defâsında at satın almak istemişti. Atı tecrübe etmek için bir biniciye vermiş, at, binici tarafından tecrübe seyrinde kazâya uğratılmıştı. Hz. Ömer kazaâa uğrayan atı almaktan vazgeçerek sâhi­bine iâde etmek istedi. Fakat atın sâhibi râzî olmadı.

 

Bu mesele Kadı Şureyh'e intikâl etti. Kadı Şureyh şu hükmü verdi: "Şâyet at sâhibinin rızâsı ile tecrübe seyrine çıkarıldıysa sâhibine iâde edilebilir. Aksi takdirde iâde edilemez."

 

Hz. Ömer (r.a.); "İşte hak ve adâlet de budur" buyurdu ve atın bede­lini ödedi.

 

* * *

 

Hz. Ömer zamânında asâyiş o dereceye varmıştı ki en zâyıf, miskin bir adam, en şerif, en kuvvetli ve en zengin bir zâttan şeriâtın, hukû­kun, emrettiği vech üzere tamâmen hakkını alırdı. Ve alacağından da emindi. Nitekim Mısır vâlîsi Amr İbni Âs’ın oğlu bir mûsevî’yi döv­müştü. Dövülen mûsevî halifeye şikâyetini arz etti. Hz. Ömer ikisini muhâkeme etti. Cürüm sâbit olmakla döven hakkında "Suça kısâs" cezâsını kendi huzûrunda dövülenin eliyle icrâ ettirdi.

 

Yine bir sene Kâbe’yi ziyaret için Şâm taraflarından bir hükümdâr Mekke-i Mükerreme’ye gelmişti. Beyt-i Şerîfi tavaf ederken eteğine fâkir bir ârâbi (köylü) görmeden bastı. Hükümdâr olan zât a’râbiye bir tokat vurdu. Bîçâre derhal Hz. Ömer’in huzûrunda çıkıp dâvâ etti. Hz. Ömer ârâbîyi döven hükümdârı celb ederek hakkında aynı muâmele­nin icrâsını emretti.

 

Ârâbiyi döven hükümdâr Hz. Ömer’e hitâben; "Böyle bir fakir ârâbî için bana tokat vurduruyorsunuz. Sizde büyüklere îtibâr yok mudur" dedi.

 

Hz. Ömer (r.a.); "Bizim şerîatımızda, bizim hukûkumuzda hüküm­dâr ile hammalın hukûku birdir" buyurdu.

 

Filhakîka İslâmiyet 1400 küsûr, bu kadar seneden beri herkese adâ­letle hükmetmiş, zâdegân sınıfına istisnâî bir muâmelede bulunmamış­tır. Ne pâdişâha, ne devlet adamına, ne de şuna buna fazla bir imtiyaz vermiştir. İslâm hukûkunda gayri mes’ûl (sorumsuz) bir şahıs yoktur. İslâmiyet "el-hükmü lil-gâlib" (Hüküm gâlib gelenindir) düstûruna cevaz vermez. Hattâ gâlib gelindiği zaman hasmın zaafından istifâde ile gaddârâne muâhedeye müsâade etmez, aksi takdirde akdini men eder. İslâmiyet, hâkim olduğu her yerde müslim ve gayri müslim bütün insanlara adâletle muâmele etmiştir. Zîrâ insanlar İslâm hukûku nazarında tarak dişi gibi müsâvîdirler.

 

* * *

 

Hz. Ömer zamanında kurt koyuna zarar vermeğe cesâret edemezdi. Şehit edildiği gün, bir çoban koyunların yanında dururken bir kurt koyuna saldırdı.

 

Çoban feryâd ederek, "Vâh Hz. Ömer" dedi ve ağladı." "İnnâ lillâhi ve İnnâ ileyhi râciûn" ayet-i kerîmesini okudu.

 

Diğer çobanlar ona: "Hz. Ömer’in irtihâl ettiğini nereden bildin?" diye sordular.

 

Çoban: "Hz. Ömer zamânında kurt koyuna değil saldırmak, bak­mağa bile cesâret edemezdi. Şimdi kurdun koyuna saldırdığını gör­düm. Bundan Hz. Ömer radıyallâhü anh’ın vefât ettiğini anladım." dedi.

 

* * *

 

Halîfe Hazreti Ömer (r.a.) bir gün bir mecliste hazır bulunanlara sordu:

 

“Eğer dileğiniz hemen kabûl ediliverecek olsa ne dilerdiniz?”

 

Birisi, “Benim falan vâdî dolusu altınım olsun isterdim. Onu harca­yarak İslâm’a daha çok hizmet edeyim.” dedi.

 

Bir başkası, “Şu kadar mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dîne faydalı olayım” dedi.

 

Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi.

 

Bu defa meclistekiler, Hazreti Ömer’e sordular.

 

“Yâ Ömer, sen ne dilerdin?”

 

Hazreti Ömer (r.a.) cevâben; “Ben de İslâm’a onlar vâsıtasıyla hiz­met edebilmek için Muâz ibni Cebel, Huzeyfe ibni Yemân, Ebû Ubeyde gibi adamlar yetişsin isterdim. dedi.

 

* * *

 

Hz. Ömer, hicretin 23. senesinde 63 yaşında olduğu hâlde Ebû Lü’lü adında bir mecûsî köle tarafından şehîd edilmiştir (M.644). Mûğî­ret’ibni Şû'be’nin kölesi olan Firûz Ebû Lü'lü adındaki Mecûsî, Hazret-i Ömer'in huzûruna geldi. Efendisinin kendisinden, haddinden fazla vergi istediğinden şikâyet etti.

 

Hazret-i Ömer: "Ne kadar istiyor?" diye sordu.

 

"Her gün iki dirhem istiyor", dedi.

 

Hazret-i Ömer: "Mesleğin nedir" diye sordu?

 

Mecûsî: "Dülgerlik, nakkaşlık, demircilik" dedi.

 

Hazret-i Ömer: "Bu san'atlara göre bu kadar para fazla değildir" bu­yurdu. Sonra, "senin yel değirmeni yaptığını işittim. Bir de benim için yap da parasını vereyim" dedi.

 

Ebû Lü'lü: "Sana öyle bir değirmen yapayım ki, Şarkta, Garbta dil­lere destan olsun" dedi.

 

Hazret-i Ömer: (Etrâfındakilere) "Bu kâfir bana suikast yapmak, beni öldürmek istiyor" dedi.

Arkadaşları: Emir buyurun, öldürelim, dediler.

 

Hz. Ömer: "Suçu işlemeden evvel kısâs yapılmaz", buyurdular.

 

Ebû Lü'lü bundan sonra fırsat aradı. Zilhiccenin yirmi üçüncü günü sabah namâzını kılarken fırsatını bulup Hz. Ömer'i altı yerinden han­çerledi. Ayrıca on kişiyi daha yaraladı. Sonradan bu on kişinin dokuzu bu yaralardan şehîd oldular. Yaraların te’siriyle yere düşen hâlife, Ab­durrahman bin Avf (r.a.)’a namâzı kıldırması için emir buyurdular, o imamlık yaparak namâzı kıldırdı.

 

Hz. Ömer radıyallahü anh kaldırılıp evine götürüldü. Evinde ken­disini kimin vurduğunu soran hâlifeye, bir gayri müslim tarafından hançerlendiği söylenince;

 

Allâhü Teâlâ'ya hamd olsun ki bu ümmetten birisinin katlettiği kimse olmadım, bir mecûsînin elinden şehit oldum dedi.

 

Cerrah gelip Hz. Ömer’in yarasını dikti. Eğer hiç hâreket etmezse üç-dört gün sonra iyileşir dedi. Ashâb-ı kirâm etrafında oturdular, hilâ­fet işi ve ba’zı dînî hususlarda vâsiyetler etti.

 

Hem diri, hem ölü iken halîfeliğin benim üzerimde olmasını iste­mem. Aşere-i Mübeşşere'den altı kişi söylüyorum. Bunlar halîfe ol­mağa lâyık kimselerdir. Aralarında müşâvere etsin, birini halîfe seçsinler, buyurdu. Bu altı kişi Osman ibni Affan, Ali ibni Ebî Tâlib, Talha ibni Ubeydullah, Zübeyr ibni Avvâm, Sa'd ibni Ebî Vakkâs, Ab­durrahmân ibni Avf Rıdvânullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn hazerâtıdır.

 

Bu arada ashaptan bir kişiyi Hz. Âişe radıyallâhü anhâ’nın yanına gönderdi. Ravza-i Mutahhara’ya Resûl-i Ekrem’in yanına gitmeğe, o ser­vere ilticâ etmeğe izniniz var mıdır? diye sordurdu.

 

Hz. Âîşe radıyallâhü anhâ ağladı: "Baba yâdigârı Hz. Ömer de gidi­yor, o yeri kendim için düşünüyordum, fakat ona bağışladım. Hz. Ömer’e söyleyin, Resûl-i Ekrem’in ve babamın huzurlarına varınca benim selâmımı söylesin. Bu ayrılığım daha ne kadar sürecektir diye sorsun." dedi.

 

Hz. Ömer (r.a.) bunu işitince oğlu Abdullah’a buyurdu ki: "Benim cenâze namâzım kılınınca Hz. Âişe'nin huzûruna git. Ravza-i Mutah­hara'ya defn olunmam için tekrar izin iste. Belki hayâtımda, benden utanıp da izin vermiştir." dedi.

 

Namaz vakti geldi, müezzin ezan okudu. Cerrâha; "Şimdi namaz kılmağa kalksam ne olur?" buyurdu.

 

Cerrâh: Yerinden kıpırdarsan dikişler çözülür, tehlikelidir dedi.

 

Hz. Ömer: "Namazı terk etmektense karnım yarılsın, vallâhi namâzı terk edenin İslâm’da hakkı yoktur." dedi.

 

Namaz vaktinin sonu gelmişti. Abdest almak için doğruldu. Yarası­nın dikişleri sökülüp düştü. Dostlarına; “elvedâ elvedâ, hakkınızı helâl edin, tekrar görüşmemiz kıyâmete kaldı,” buyurdu ve yarasından kan­lar aka aka namâzını kıldı.

 

Ashâb-ı güzîn arasında ağlama inleme başladı. Hazret-i Ömer son söz olarak kelime-i şehâdet getirdi. Ruhûnu Hak Teâlâ Hazretlerine teslim etti. Techîz, tekfîn işleri görüldü. Vasiyeti üzerine cenâze nama­zını Suheyb (r.a.) kıldırdı. Sonra oğlu Abdullah tekrar Hz. Âişe radıyal­lâhü anhâ’nın huzûruna vardı. Babasının Ravza-i Mutahhara'ya defn edilmesi için izin istedi. Hazreti Âişe ağladı.

 

Ey Emîra'l-Mü'minîn, hayâtında ve vefâtında adâleti elden bırakmı­yorsun. O yeri sana fedâ ettim, dedi. Hazret-i Ömer'in cenâzesini Rav­za-i Mutahhara'ya götürdüler. Birisi ileri gidip:

 

Esselâmü aleyke yâ Resûlallâh! Ömer'i getirdik. Eğer izniniz olursa Ravza içine defn edeceğiz, dedi.

 

Bütün Ashâb-ı kirâm, Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübâ­rek sesini duydular; "Benim habîbimi yanıma getirin", buyurdu. Rav­za'nın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekir'in sol yanında bir kabir hazırlanmıştı, oraya defnedildi. Hz. Ömer (r.a.) borçlu olarak vefat et­mişti. Emlâki satılarak borçları ödendi.

 

On sene iki ay on bir gün halîfelik yaptı.

 

Hz. Ömer (r.a.) hakkında Peygamber Efendimiz Hadîsi Şeriflerinde me’âlen buyurmuşlardır ki;

 

• Allâhü Teâla, hakkı Ömer’in diline ve kalbine yerleştirmiştir.

 

• Şâyet benden sonra peygamber (gelecek) olsaydı o (kimse) Ömer ibnil-Hattâb olurdu

 

•  Ben insan ve cin şeytanlarının Ömer’den kaçtıklarını gördüm.


•  Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslâm’ın nûrudur.